Lunapark

Sofradaydık. Babam her zamanki gibi gecikmişti. Yine kendisine içinden çıkılamaz bir uğraş bulmuştu besbelli. Belki de hayatının olanca sıradanlığına böylelikle bir çözüm getiriyor; kendi çocukluğundan, taa benim yaşlarımdan kalma o eski heyecanı içinde yaşatmayı bir şekilde başarıyordu. Bunu da öyle bir ciddiyetle yapıyordu ki, annem de sonucunu her seferinde aşağı yukarı tahmin ettiği halde, kendini bu çılgın fikirlere inandırmaya zorluyordu. Aksi halde babamın asık suratıyla aynı evi paylaşması, annem –bazen sırf babamla iletişim kurabilmek için- bir şeyler sorduğunda babamın homurdanarak içine içine konuşması da çekilecek gibi değildi. Yaşadıkları o kötü olayı unutmak içindir belki de, babam kimi zaman yeni bir iş fikriyle, kimi zaman yeni bir hobiyle, kimi zaman da başka bir şehre, hatta başka bir ülkeye kalıcı olarak taşınma fikriyle çıkageliyordu. Anneme de bu çılgın fikri en ince ayrıntısına kadar dinleyip, onu onaylayıp yer yer yeni bir bakış açısı kazandırma rolü düşüyordu. “Yine uğraşacak ne buldu acaba?” dedi annem. Dedem bir şeyler söyleyecek gibi başını kaldırsa da, hiçbir şey söylemeden tekrar başını eğerek yemeğine devam eder gibi yaptı. Pırasayı da ne çok severdi dedi sessizce. Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Annem yutkundu, dedemin söylediğini hiç duymamış gibi yaptı. Kaldır kızım şu tabağı dedi dedem. Babasının da geleceği yok belli ki. Annem de o iç karartan ortamdan bir an için bile olsa sıyrılabilmek için bunu iyi bir bahane olarak gördü ve masadaki üçüncü boş tabağı alıp mutfağa gitti. Nemlenen gözlerini silip derin derin nefes aldıktan sonra dönebildi odaya. Hiç kimse konuşmuyordu. Televizyonda açık olan çizgi filmin sesi odadaki her bir eşyaya çarpıp yankılanarak beyinlerini deliyordu odadakilerin. Dedem sofradan kalkarken en sevdiğim çizgi filmin müziği geldi televizyondan. “En sevdiğin çizgi film çıktı” dedi. “Hadi gel izleyelim.” Annem, “baba lütfen böyle yapma” dedi. Cevap vermedi dedem, benim yaşlarımda olan biri için uzunca sayılabilecek bir süre. “İyi, peki” dedi dedem. “Zaten uyku vakti geldi, hadi yatmaya. Sana güzel de bir masal anlatayım. Masal değil de, bir rüya aslında” diye ekledi. Annem hiç ses çıkarmadı. Sanki bir an önce odada tek başına kalmak için can atıyor gibiydi. Odamın kapısı kilitliydi. “Yine nerde bu anahtar?” diye homurdandı dedem. Anneme sordu. Annem de “kapının üzerinde” diye cevap verdi istemeye istemeye. Dedem kapının kilidini açtı, odaya girdi. Yatağımın başına koyduğu sandalyeyi aradı. “Yine kaldırmışlar” diye içlendi. Diğer odaya gidip bir sandalye getirdi. Yatağımın kenarına saat tamir eden bir saatçi edasıyla titizlikle yerleştirdi, oturdu ve anlatmaya başladı. “Ben çocukken köyde bir sevdiğim vardı. Hem o da beni seviyordu. Akşam vakitlerinde evlerinin yanındaki ahırın bacasında gizli gizli buluşur, ayaklarımızı bacadan aşağı sarkıtır birbirimize rüyalar anlatırdık.” Yine bir akşam annesi, babası ve ağabeyleri uyuduktan sonra çıkagelmiş, bu kez kendi gördüğü rüyayı değil de öğretmeninin gördüğü ve okulda öğrencilerine anlattığı rüyayı anlatmış. “Rüya bu ya” diye başladı dedem. Sonra bir an duraksadı. Anlatacağı rüyanın ayrıntılarını hatırlamaya çalışıyor gibiydi. “Rüya bu ya, İlkay öğretmen bir köydeymiş. Köydeki bütün evler rengârenk boyalı, her birinin duvarında senin çok sevdiğin çizgi filmlerdeki kahramanların resimleri varmış. Köyde yaşayan herkes çocukmuş ve köyün biraz yukarısında da bütün ihtişamıyla bütün köyden görülebilen bir lunapark varmış. Bu lunaparkta dönme dolaptan gondola, hızlı trenden atlıkarıncalara kadar her şey varmış. Çocuklar bütün gün boyunca burada eğleniyor, gününü gün ediyorlarmış. Hem o köydeki çocuklar hiç büyümüyormuş. Hep çocuk kalıyorlarmış.” Sustu bir an. Duvara asılı olan lunaparkta çektirdiğimiz fotoğrafa baktıysa da, odada dışarıdaki sokak lambasından içeri sızan loş ışıktan başka ışık yoktu. Sonra devam etti. “Çarpışan arabalar yokmuş elbette. Zaten kim sever ki çarpışan arabaları. Biliyor musun ben de hiç sevemedim. Zaten yeni yeni delikanlı olup da köyümden ilk defa çıkıp şehre geldiğim zaman görmüştüm ilk. O zaman da lunaparkta vakit geçirmek için fazla büyüktüm.” Sandalyesinden kalktı. Işığı yakacak oldu, sonra nedense vazgeçti. Cebinden tütün tabakasını çıkardı. Kapağını biraz uğraşarak açabildi. Kapağın üst kısmında, tabakayı satın aldığı hediyelik eşya dükkânında çalışan genç çocuğun ilginç bir makineyle özensizce çiziktirdiği Gülbahar yazısı vardı. Babaannemin adıydı. Tabakadan bir sigara çıkardı, ağzına koydu. Elleriyle hırkasının ceplerini yokladı. Daha çakmağı bulamadan, “çocukların yanında içmiyorduk. Bak yine unuttum, az kalsın yakacaktım” dedi. Sonra anlattığı rüyayı hatırladı birden ve tekrar kaldığı yerden anlatmaya başladı. “Neyse, devam edeyim ben. Dedim ya, köydeki bütün çocuklar hiç büyümedikleri için sürekli lunaparkta zaman geçirmek istiyorlarmış. Hem kimse de ölmüyormuş böylelikle. Odanın kapalı kapısının ardından annemin hıçkırık sesleri duyuldu. Dedem elindeki tabakayı hızlıca bir cebine yerleştirdi ve annemin ağlayışını duymazdan gelerek devam etti. Bütün çocuklar hep aynı yaşta sonsuza kadar yaşayıp gidiyorlarmış. İnsan imreniyor değil mi? Bak sen de hep çocuk kalacaksın ama keşke hiç ölmesen.” O sırada annem içeri girdi. “Öldü baba öldü. Artık yok. Ne olur artık kabullen bunu, ne olur bize aynı acıyı her akşam yaşatma. Kendine de bize de zulmetme ne olur, ne olur artık yapma” diye yalvara yalvara ağladı.Dedem de annemin hıçkırıklarına daha fazla kayıtsız kalamadı ve o da ağlamaya başladı. Hıçkırıklarını gizlemeye çalışarak ağladı. Sessizce döktü yaşlarını yanağından aşağı…

 Evet benim güzel dedecim. Öldüm ben. Bana kıyafet alıp da beni beklediğin o bayram evimizden çıkıp size doğru gelirken geçirdiğimiz o trafik kazasında öldüm ben. Daha sekiz yaşındaydım, şimdi on altımda olacaktım yaşasaydım. Keşke yaşıyor olsaydım da yanağından aka aka yanaklarını delen gözyaşlarını silebilseydim şimdi. Keşke yaşıyor olsaydım 8 senedir her akşam sanki bir gün önce olmuş gibi hiç eskimeyen kahrınızı söküp atabilseydim sizden. Annemin elinden tutup, benden sonra bembeyaz olan saçlarını tarayabilseydim keşke. Anne babalar evlatlarına miras bırakırdı oysa. Ben giderken size bu kahrı miras bıraktım. Dedemin acıma dayanamayıp yitik aklını, babamın beni unutmak için girdiği sonuçsuz uğraşları, annemin gözaltı torbalarını miras bıraktım size. Birkaç fotoğraf yanında, bir sürü anı ve hiç geçmeyecek bir hasret bıraktım size. Bir de mezar. Her bayram ziyaret edip de bayramınızı zehretsin diye.